erseleyaz
18 Ocak 2012 Çarşamba
14.
Ben bu adamın yüzüne ne kadar çok bakmışım diye düşündüm. Belki de bu kadar çok izlediğim dinlediğim bir insan daha yok hayatımda. Ne acı. Babam geliyor aklıma böyle zamanlarda. Onu çok özlüyorum. O şey ne baba diye sormak istiyorum. Okan’ın dünyanın en mühim adamı olmadığını biliyorum. Büyük hayranlıklar da beslemiyorum artık. Ama neden izliyorum baba? Sen evimize geldiğin ve nefesini yanımızda aldığın, yaşadığın çocukluk zamanlarımdan adam olduğum mühendis olup gurbette şantiyecilik yapmaya çalıştığım zamanlara kadar. Neden? O şey ne? O özlem neye? Ülkemizin kültüründeki o eksiklik neden ve niçin bir tek Okan birazcık olsun gideriyor gibi. Sen de giderirdin baba, hatırlıyorum. Okan’ı sana benzetiyorum sanırım.
18 Aralık 2011 Pazar
13.
Yoksa ben yapamayacağımı anladım yavaş bir hayatın içinde. İş olmalı güç olmalı, koşuşturulmalı, çok çok insanla temas halinde olunmalı. Ama yalan söylemeden, ve daha dikkatli, daha çok görerek, daha çok dinleyerek ve koklayarak...
21 Kasım 2011 Pazartesi
12.
There Will Be Blood Benim İçin Neden Önemli
Bu film çok ağır be. Hem “ağır” sözcüğünün “yavaş” olan anlamıyla hem de kelimenin ilk anlamıyla. Yavaşlığı benim için çok sorun değil. Sadece hızlı şeylerle heyecanlanmıyorum. Duygularım her zaman bir tür hareketlilik karşısında açığa çıkmıyor. Böyle yavaş ve derinden işleri seviyorum. Bir çeşit hipnotize olma duygusu yaşıyorum sanırım. Bu duygu tabi ki çabuk dağılabilen bir şey oluyor genelde. Bu filmin büyüklüğü de bence bu duyguyu dağıtmamamsı ile ilgili. Hareket seven, çeşit çeşit renk, havalı havalı bir araba laf ya da değişen, birbirleriyle çakışan, dallanıp budaklanan ilginç ilginç konular, ilginç ilginç karakterler seven insanlar bu filmi sıkıcı ve eksik bulabiliyorlar. Ama şunu kaçırıyorlar bence. Bu film de “fazla” olan hiçbir şey yok. Sonunda ki abartılı gibi görünen o tiyatral sahne bile bence fazla değil. Film başından sonuna kadar hafif soğuk ve ürpertici bir atmosferde, çok ama çok incecik bir telin üstünde, zaman zaman dengesini zorlayıp sağa ve sola küçük küçük yalpalanarak ama hiçbir zaman düşmeden ilerliyor ve sonunda o soğuk ve ürpertici evrenin boşluğuna kendisini bırakıyor gibi. Muhteşem bir ritim var filmde. Gerçekten muhteşem. Nereden, nereden bulunmuş bir ritim bu? Hangi galaksinin, hangi gezegeninin, hangi yöresinin, hangi kabilesinin ritimi bu? Bu kadar soğuk ama itici değil, insanın kanını donduran ama içindeki vahşinin özlemini duyduğundan ürpererek tadı alınan çok başka çok insani ve çok hayvani, ve sanki en evrensel ve gerçek ritimmiş gibi. Filmin dokusunu oluşturan tüm öğeler de o ritimin unsurlarını taşıyorlar. Tüm renkler –ki aslında ne az renk var film de-, müzik –ki kendisi neredeyse her an var filmde ve hiçbir melodi, hiçbir tema duymuyor gibi insan, alttan alta derinden derinden kanına işliyor kelimenin tam anlamıyla-, ve muhteşem, en abartılı rollerinde bile yavanlık yapmacıklık uyandırmayan, sanki gizli kamera konmuş da izliyormuşuz gibi inanılmaz oyunculuklar. Abartıyor muyum? Valla abartıyorsam abartıyorum, tüm abartmalarım kendime.
Filmin hikayesi bir adamın üstüne. Tabi film de bir adamın üstüne. Daniel Planview… Bir petrol müteşebbisi. Bir iş adamı. Zenginliğini yoktan var etmiş, geldiği yere hakikaten tırnaklarıyla kazıya kazıya gelmiş bir adam. İzleyen çoğu kişiye göre para hırsıyla gözü dönmüş biri. Bir canavar. Ayrıca din düşmanı. Yalan da söylemiyor bu konuda. “Tüm mezheplere saygım var.” diyor. Yalandan yalandan kiliseye gitmiyor. Sadece arazisini almak istediği bir çiftçinin zoruyla ve işlediği cinayeti ihbar etmesinin de korkusuyla günah çıkarmaya gidiyor. Kendini peygamber sanan genç şarlatanın en çok vicdan azabı çektiği konuyu yüzüne vurmasıyla önce hüzünleniyor ama kızgınlığını da saklamıyor. Gençten yediği tokatlara karşı direniyor, karşılık vermiyor ama “Tanrın nerde eli?” diye de bağırıyor. Olayla dalgasını tutmaya başlıyor. Ve tokalaşırken kulağına bir şey söylüyor. Eli çok korkuyor gözüküyor. Benim düşünceme göre orda “seni yiyeceğim” diyor. Çünkü son sahnesinde onu “yerken” “Sana seni yiyeceğimi söylemiştim” diyor. Bence bu sözü orda kulağına söyledi ve Eli bu nedenle korktu. Ben böyle düşünüyorum.
Bu adamın hiçbir yalana, sahteliğe, tabiri caizse “yavşaklığa” zerre tahammülü yok. “İnsanlara bakarım ve onlarda sevecek bir şey bulamam.” diyor açıkça. Çünkü onlara her baktığında zayıflıklar, iki yüzlülükler, yalancılıklar, tembellikler, boş inançlar görüyor. Yanlış veya doğru ama çoğumuz bunları görmüyor muyuz sık sık? Ama hiç birimiz Daniel Planview kadar istediği şey için korkunç zorluklar çekerek durmadan çalışabiliyor muyuz? “Kimse olmadan yaşayabileceğim bir hayat istiyorum” diyor. Tüm çalışması aslında buna. Tabi ki onun durumu çok aşırı. Ailesiyle ilgili büyük ızdırapları olduğunu anlıyoruz filmde, ayrıntılarını öğrenesemek de. İnsanlara karşı nefretinin bu kadar aşırı olması sanırım o ızdırapların sonucu. Onun tutumunun aşırı olduğu, bu kelimeyi kullanmak isemiyorum ama hastalıklı bir seviyede olduğu ve bu tutumunun ona mutluluk vermeyeceği aşikar. Yalnız başına kocaman bir malikanede, o hep istediği insanlardan uzak yaşamı yaşadığı zaman görüyoruz hiç de mutlu olmadığını. Ama ben bu adama, bu çılgın ve çok çok sert adama canavar diyemiyorum. Filme hiçbir zaman para hırsı, aç gözlülük, kapitalizm eleştirisi gözüyle bakamadım. Ben Daniel Planview’ e baktığımda yaşayamadığı, sunamadığı sevgilerden hastalanmış bir adam görüyorum. Ve muhteşem bir karakter görüyorum. Ağlayıp zırlamak, kendine acımak yerine gerçek çok gerçek bir öfkeyle hayatı kazımış bir adam. Zaman zaman yıkıcı da oluyor. Özellikle çocuğuna yaklaşımlarında insana ne kadar taş kalpliymiş duygusu verebiliyor. Ama dikkatsiz bakarsanız. Öz oğlu bile olmayan o çocuğa karşı ne kadar muhteşem bir sevgi beslediğni görmek için illa çok dikkatli mi bakmak gerek?
Benim için bu filmin neden bu kadar önemli olduğunu anlatabiliyor muyum? Başlarda anlattığım inanılmaz ritimi ve dokusunun yanında –ki bence en iyi çekilmiş film “benim henüz izlediklerimin arasında”- Daniel Planview’u kendime çok yakın hissetmem. O içimde sık sık hissettiğim, sevgilerimi yaşayamamış ve sunamamış olma duygusunun yarattığı, “insanlara bakarım ve onlarda sevecek bir şey bulamam” hissinin, bu adamda çok daha keskinleşmiş, fazlalıklarının atılmış ve çok kuvvetlenmiş halini görmek
15 Kasım 2011 Salı
11.
Sizlere bir şey anlatmanın peşinde değilim. Bir kouya dikkatinizi çekmek gibi bir niyetim de yok. Okuyun, araştırın ya da yaşayın deneyimleyin. Ben size ne yapabilirim ki. Neyin farkındalığını yaratabilirim zihninizde. Benimkisi olsa olsa bir “bahsetme” olabilir. Bir şeylerden bahsedebilirim. Bu şey kendimle ilgili de olabilir, olmayabilir de. Gerçi bu aralar sözcükleri bir araya getirip de bir şeylerden biraz etraflıca bahsedemeyebiliyorum. Kafamda bir ağırlık bir tembellik var. Umutsuzluğa düşüyorum bir şeylerden bahsetmeye çalışırken. Hem bahsedemiyorum anlatım gücümden tatmin olarak, hem de dinlenilmeyeceğini, dinlenilse bile anlaşılmayacağını, anlaşılsa bile bir işe yaramayacağı korkusunu yaşıyorum. Oysa ne işe yarayacak ki zaten. Sen bir adam gibi konuş hele değil mi? Kafanı topla, uğraş anlatım gücünü en azından kendini tatmin edecek kadar geliştirmeye bak, varsın dinlenmesin, anlaşılmasın, hiçbir işe yaramasın. Sanırım zaten insanın en büyük korkusu kendi gücüyle ilgili. Gücünün sınırlarının genişliğinden emin olamaması, bir şeylere yetersiz kalacağı düşüncesi. Hatta sevdiklerinin kaybı ya da bir uzvunu kaybetme gibi büyük travmatik acılardan bile, onu kaldıracak gücümüz olmayabilir diye korkuyoruz. İnsan yaşamadan da bilemiyor çünkü. Ölümden de bu nedenle korkuyor olabilir miyiz? Yani hayatımızı kaybetmekten. Ölümden ötesi varsa eğer şu soru çok da manasız değil gibi çünkü. Hayatımızı kaybetmeninin zorluğunu kaldırmaya gücümüz yetecek mi acaba? Artık yanlışlarımızı doğruya çevirecek imkanımız yok. Vicdan azaplarımızı dindirecek bir şeyler yapamayacağız. Bizi affetmesi gerekenlerden af dileyemeyeceğiz. Eğer bilincimiz olmaya devam edecekse ve o bilincin yaşayan bir insanın bilinci gibi bir şey olduğunu farzetmek zorundayım basit insanlığımca, bu bilinç koskoca bir hayatı kaybetmenin acısına katlanmaya yetecek gücü bulabilecek mi? Ölümden ötesi yoksa da -anlatması ya anlaşılması çok güç ama- yok olmakla baş edebilecekmiyiz acaba?
18 Ocak 2011 Salı
10.
Sessize Ses
Söz söylensin sessize
Sessize ses olsun
Ki sessiz bizden olsun
Ve biz diye bir şey olsun
2 Kasım 2010 Salı
9.
Güzellik bir eskimeme çeşitidir
Üzerinden büyük bir yük kalkmışçasına durgun
Ya da ebediyeti yaratırcasına akan